<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<!-- generator="bbPress/1.2" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
		>
	<channel>
		<title>dua dostlugu &#187; Etiket: hikaye - Son Konular</title>
		<link>http://mucize.net/forum/tags/hikaye</link>
		<description>dualar</description>
		<language>tr-TR</language>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 20:49:27 +0000</pubDate>
		<generator>http://bbpress.org/?v=1.2</generator>
				<atom:link href="http://mucize.net/forum/rss/tags/hikaye/topics" rel="self" type="application/rss+xml" />

		<item>
			<title>Turkan burada "Gül-ü Bülbül öyküsü (turkan)"</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/9880#post-151939</link>
			<pubDate>Thu, 28 Feb 2008 19:13:42 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">151939@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Uzak diyarlardan bir sıkımlık can uçtu geldi. Ne hakla hakim olduğunu bilmeden, ferman yazdıran gülü buldu. Sanki Lokman Hekim'in bilmediği gizi çözmüştü...<br />
Ormanların aşağısındaki yeşilliğe kondu bülbül. O davudi sesiyle karşısına aldı kanlı zalim yarini:<br />
-Ey Gül, hiç halim yok yaram sarmaya. Derman ol derdime, dedi.<br />
Gül öyle uzaktı ki, dost kapısı sanan yanıldı. Vay haline yöresinden geçene. Yaprakları dahi aşıklarının kanına boyalı. Üstelik sanki toprağa esir olan kendisi değilmişçesine vakur. Sanki efganlar vaktini beklemiyormuşçasına cesur.<br />
-Be ahmak, zaten derdindir yarana derman olan. Aradığın her neyse dışında sanırsın; bil ki o senin içinde!<br />
-Neye böyle şiddetlisin Gül yar?<br />
-Çok uçmuşsun, hep boşa...<br />
Oysa Bülbül'cük zaten hüzünden kaçıyordu. Bir gün ölmekten korkuyordu. Sadece aşktır çözüm sanıyordu.<br />
Bir zaman hatası vardı. Yürekler vuslat ateşiyle yanıyordu. Gül-ü Bülbül arasında iki parmak mesafe kaldı. Ab-ı hayata dokunmuş olacaktı Bülbül; eğer Gül'ün busesine mahzar kılınsa...<br />
-Bak arkadaş, nice çiçek benden güzel kokar, nicesi daha renkli...<br />
-Allah sahiplerine bağışlasın.<br />
-Ey Bülbül vazgeç. Yanılırsın!<br />
-Yanılgım sen olasın ey yar.<br />
-Tek dileğim gitmendir.<br />
Bu son sözle sadaktan da yaydan da çıktı ayrılık oku. Doğruca Bülbül'ün kalbine kitlendi. Eski hüzünler şaka oldu. O kuş sustu, tabiat şaştı. Bülbül bulutların arasına atıldı.<br />
Bir şebnem ışıdı Gül dalına. Doğruyu yapmak şart mıydı sanki!<br />
Bülbül tam yedi sene içinde aradı. Bulabilse hemen yara koşup "İşte sevme gücü bu, özümde" deyiverecekti. Yoksullukla sınandı sevdası... Suskunlukla...Yalnızlıkla...<br />
Kristal göllerde aradı. "Yaa su, hani benim yansımam?" diye sorguladı. Turnalarla selam yolladı. Bir kavgaya daldı yetim.<br />
Gün geldi, devran döndü. Felek çekti kancasını bizim aşıklardan. Böylece ferahladılar, artık kalp yaralarına aldırmadılar.<br />
Zaman oldu gencecik bir bülbül ulaştı yeşilliğe. Orada saçları dökülmüş, canı çekilmiş bir çiçek sarısına rastladı. Yanına sokularak ünledi:<br />
-Be gafil ne direnirsin Azrail'e. Bak adına Gül denecek hal kalmamış sende, diye alayla uyardı. Gül ise hoş görülü bir tebessümle:<br />
-Ah o gençlikte ne güller vardı bu Lalezar'da da, sen gibi ne bülbüller yandıydı ateş-i aşka, dedi. Belki bunlar kalan son nefesleriydi. Şehadet getirdi. Genç Bülbül şaşkın, bocalayarak eski bir fotoğrafı izlercesine:<br />
-Sahi Aşk neydi? Dedi cahilane.<br />
Kimse anımsamadı
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>Turkan burada "Hiç Böyle Evlenme Olayı Duydunuz mu? (turkan)"</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/9865#post-151688</link>
			<pubDate>Thu, 28 Feb 2008 15:06:11 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">151688@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Yüzü simsiyahtı. Ama kendisi boyamamıştı ki! Kaldı ki, kalbi bembeyazdı. Buna rağmen onu basite alanlar vardı. Dedi ki:<br />
– Ya Resulûllah, yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir?<br />
– Asla!<br />
– O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, kimse bana niçin kızını vermiyor?<br />
– Amir bin Veheb’in evine git ve “Rasûlullah selamı var, kerimeni bana nikahlamanı emretti” de.<br />
Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır.<br />
Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:<br />
– Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini? Efendimiz (sav)’in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla. Resûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.<br />
Kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler:<br />
– Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikâhlısıdır.<br />
Efendimizin gence emri:<br />
– Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe.<br />
– Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..<br />
– Öyle ise Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.<br />
Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta...<br />
Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir:<br />
– Ey kendini Allah’a asker bilen Müslümanlar!<br />
Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak!<br />
Şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır...<br />
Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır.<br />
– Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir, derler. Ancak onun siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam:<br />
– Sen Saad mısın? buyurur.<br />
– Evet, deyince de dua eder:<br />
– Ceddine saadetler!..<br />
Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar... Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardır. Şehitler tespit edilirken, bir ses:<br />
– Allahü Ekber! Evlenmek üzere olan Saad da şehit!<br />
Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar:<br />
– Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim!<br />
Bir hayret nidası daha:<br />
– Allahü Ekber!<br />
Sonra döner, oradakilere hitap eder:<br />
– Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki:<br />
– Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet hurilerini lâyık gördü!<br />
Ve hayret nidaları birbirini takip eder:<br />
– Allahü Ekber! Allahü Ekber!..
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>Turkan burada "Affet Anne, okuyun kardeşler (turkan)"</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/9861#post-151590</link>
			<pubDate>Thu, 28 Feb 2008 13:58:33 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">151590@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Peygamber Efendimizin sahabesinden Alkame adında, aslında sadakası bol, hayır ve hasenatı çok, namazına düşkün, iyi bir kimse ağır bir hastalığa tutulmuş, koma halinde yatıyormus. Durumun ağır olduğunu gören Hz. Ali yanında kelimeyi sahadet getirmeye başlamıs. Ancak hastanın dili tutulduğundan hiçbir şey söyleyemiyormus. Hemen Peygamber Efendimize haber vermişler.”Alkame’nın annesi, babası sağ mı ?” diye sormus. Evet anası yaşıyor diye cevaplayıp yaşlı kadını Peygamber Efendimize getirmişler. Sevgili Peygamberimiz sormuş” Oğluna bir kırgınlığın varmidir?” diye. “Evet ya Resullallah oğlum benim kalbimi kırmıştır, bu nedenle ona dargınlığım vardır” diye cevaplamıs. . Peygamberimiz:’Anladım , Alkame’ye annesi dargın olduğundan kelimeyi sehadet getiremiyor, korkarım ki imansız gidebilir. Hadi hemen çalı çırpı toplayıp getirin. Ateş yakıp Alkeme’yi ateşe atacağız” deyince Kadıncağız ağlamaya ve feryada başlamış” Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz:</p>
<p>“Allah’in azabı çok şiddetli ve devamlıdır. Dünya ateşine hiç benzemez. Sen eğer evladının ateşe atılmasını istemiyorsan Alkame’den hoşnut ve razı olmalısın . Ve analık hakkını da ona helal etmelisin , ta ki evladın , ciğerparen cehennem ateşinde yanmasın” demis. Annenin merhametinin kudretine bakın ki kadıncağız derhal ellerini semaya çevirerek” Ya Resullallah , Allah’i seni ve bu etrafımızdaki mübarek sahabey’i kıramı şahit tutarım ki ben oğlumdan razı öldüm. Ona olan bütün analık haklarımı helal ettim, helal ettim, helal ettim. Ahirette de oğlumdan şikayetçi olmayacağım” demis. Bunun üzerine Peygamberiniz Bilal ‘i hastanın yanına göndermis. Görülmüş ki Alkame nin dili çözülmüş ve kelime-i sehadet getirerek ruhunu teslim ediyor.
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>Turkan burada "SEVİLENLERDEN OLMAK!!!"</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/8610#post-130778</link>
			<pubDate>Thu, 07 Feb 2008 20:46:20 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">130778@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Ramazan... Cuma günü... Cuma vakti... Cami... Cemaat tek tük camiye girmekte. İmam kürsüde... Girenlerin arasında... O... Hızır... Hızır a.s. da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor. Kürsüde imam sohbete başlıyor... Hızır'ın yanına kırklarında bir adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş dolmakta. </p>
<p>Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak. Hızır a.s. adamı dürtüklüyor:<br />
-Uyuyacaksın, der.</p>
<p>Adam:<br />
-Uyumam, beni rahat bırak. </p>
<p>Hızır a.s. ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek:<br />
-Uyuyacaksın dedim, der.</p>
<p>Adam:<br />
-Ben de sana uyumam, beni rahat bırak dedim. Rahat bırak beni. Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz. </p>
<p>Hızır a.s. susar ve gözlerine kapar, boynunu büker Allah'a yönelerek:<br />
-Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştir ki bendeki listede bunun ismi yok. </p>
<p>Cevap gelir:<br />
-Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden... </p>
<p>Allah sevdiklerinden etsin... Sevmek, seviyorum demek bir iddia.<br />
İş sevilenlerden olmak
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>Turkan burada "Arkadaşını al, beraberce cennete girin. (turkan)"</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/9487#post-144580</link>
			<pubDate>Wed, 20 Feb 2008 20:07:53 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">144580@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Hz. Enes (ra) anlatıyor: Resûlullah (sas) ile beraber bulunuyorduk. Bir ara azı dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Sebebini sorduğumuzda şöyle buyurdular: -Ümmetimden iki kişi Allâh'ın huzuruna gelirler.<br />
Birisi, </p>
<p>-Yâ Rabb, benim bunda hakkım var; hakkımı bundan al, bana ver, der. </p>
<p>Allah Teâlâ da ötekine, </p>
<p>- Hakkını ver, buyurur. </p>
<p>Adam, </p>
<p>- Yâ Rabb, bende sevap nâmına bir şey kalmadı, der. </p>
<p>Cenâb-ı Hakk, </p>
<p>- Baksana, bu adamın sevabı kalmadı, ne dersin? buyurur. </p>
<p>Adamcağız, </p>
<p>- O halde benim günahlarımdan alsın, der. </p>
<p>Resûlüllah (sas) Efendimiz bunu anlatırken gözleri yaşardı ve, 'O gün büyük bir gündür. İnsan; günâhının alınmasını ister.' dedi. </p>
<p>Bunun üzerine Allah Teâlâ hak sahibine, </p>
<p>- Başını kaldır ve cennete bak, buyurur. </p>
<p>Adamcağız, </p>
<p>- Yâ Rabb, inci ile işlenmiş, gümüşten ve altından köşkler görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi sıddîk veya hangi şehitler içindir? der. </p>
<p>Allah Teâlâ, </p>
<p>- Bunlar, bana ücretini verenler içindir, buyurur. </p>
<p>Adamcağız, </p>
<p>- Bunların hakkını kim ödeyebilir? der. </p>
<p>Hz. Allah, </p>
<p>- Sen istersen bunlara sahip olabilirsin, buyurur. </p>
<p>Adam, </p>
<p>- Nasıl olur, yâ Rabb? deyince, </p>
<p>Cenâb-ı Hakk, </p>
<p>- Hakkını bu adama bağışlamakla, buyurur. </p>
<p>Adam, </p>
<p>- O halde ben bunu affettim, der. </p>
<p>Allahü zû'l-Celâl hazretleri de, </p>
<p>- Arkadaşını al, beraberce cennete girin, buyurur. </p>
<p>Sonra Resûlüllah (sas) Efendimiz; </p>
<p>‘Allah’tan korkun, O'na karşı çok saygılı olun ve siz de kendi aranızı düzeltin. Bakınız, bizzat Hazret-i Allah mü'minlerin arasını buluyor.” buyurmuşlardır
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>nuryuzlum burada "Altıyüz Dirhemlik İp (DİNİ HİKAYE)"</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/9136#post-139115</link>
			<pubDate>Fri, 15 Feb 2008 18:34:17 +0000</pubDate>
			<dc:creator>nuryuzlum</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">139115@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Altıyüz Dirhemlik İp  </p>
<p>Bağdat. Dul bir kadın. Altı öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar ana. Kadın geçimi sağlamak üzere, hafta boyu el emeği verir, göz nuru döker iplik eğirir, pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye çalışırdı. </p>
<p>Vakti tamam olunca bu dul kadın vefat eder, çocukların bakımı ise ihtiyar kadına kalır. Kadın pazara her hafata çıkamıyor, ip eğiriyordu. Bir zaman baktıki altıyüz dirhem kadar ip eğirmişti, pazara götürmeye karar verdi. </p>
<p>- Ya Rabbi! Bu öksüzlerin, yetimlerin rızkını ver, diyerek sabah erkenden pazarın yolunu tuttu. Yolda giderken Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. Onu görünce durakladı. Şeyh mürüdleriyle sabah namazından çıkmıştı, yaşlı kadını görünce duraklayarak:<br />
- Hoş geldin bacı, nereye gidiyorsun?<br />
- Bir miktar ipliğim var, pazara götürüp satacağım.<br />
- Ver bakalım. Benden altıyüz dirhem ip isteniyor, bunu ver de ben satayım.<br />
- Memnuniyetle, lütuf buyurmuş olursunuz, efendim dedi ve ipi verdi. </p>
<p>Abdülkadir Geylani Hazretleri eline aldığı ipi şaka yollu mescidin  damına atınca hemen nereden geldiği belli olmayan büyük bir kuş gelip, ipi kapıp gider. Kadın bu nebiçim şaka diye kendi kendine söylenmeye başlayınca, müritler kadına itiraz etmemsi için işaret ettiler, kadında daha fazla bir şey demedi. </p>
<p>Hazreti Şeyh kadına dönerek.<br />
- Hatun canını sıkma, ipliği satmaya gönderdim, parası gelsin ne kadar etti se alırsın.<br />
- Pekala, diyerek gider, ertesi gün gelir.<br />
- İpilik satıldı mı?<br />
Abdülkadir Geylani Hazretleri:<br />
- İplik satıldı, fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta hadar bir zaman içinde gelir.<br />
Kadın bir hafta sonra gelir, para henüz gelmemiştir, kadına:<br />
- Yarın gel, paranı al.<br />
Kadın, pazara niye gitmedim, şimdi param elimde olurdu hayıflana hayıflana evine gitmek üzere iken, Mürütler:<br />
- Bir  gün daha sabret bakalım mevla ne gösterecek, derken bu işin sade bir şaka olmadığının farkında idiler. </p>
<p>Ertesi gün oldu. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar görülmeyen bir heyet geldi. Bin altın takdim ettiler. Müritler heyete bu kadar paranın ne olduğunu, niçin Şeyhe takdim ettiklerini sordular. Gelenler tüccar olduklarını belirterek:<br />
- Altınlar Hazreti Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin yelkeni delindi, yol alamaz olduk, denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir çaresi yok mu diye sorduğumuzda:<br />
- Altıyüz dirhem ip olsa geminin yelkenini onarır, yolumuza devam ederdik ama, şu anda nerede bulacağız, dedi.<br />
Biz ellerimizi kaldırarak Allaha dua ettik ve duamızda:<br />
- Ya Sultanul Arifin bize altıyüz dirhem kadar ip gönder, sana bin altın vereceğiz diye yalvardık. Bir de baktık ki, bir kuş gelip altıyüz dirhem ipliği geminin güvertesine bırakıp uçtu gitti. Şimdi o adağımızı yerine getirdik, dediler. </p>
<p>Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra, ihtiyar kadın gelip sordu.<br />
- Para geldi mi efendim?<br />
Şeyh bin altını kadına verirken:<br />
- Benim satışım seninki kadat kârlı olmuş mu? </p>
<p>Kadın bir anda zengin olmuştu. Abdülkadir Geylani Hazretleri'ne teşekkür ederek huzurdan ayrıldı.<br />
SELAM VE DUA İLE ALLAHA EMANET OLUN.
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>Turkan burada "En Değerli İnsan, Kulağından Gireni Yüreğine Gömen İnsandır. (turkan)"</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/9141#post-139191</link>
			<pubDate>Fri, 15 Feb 2008 20:00:10 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">139191@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her<br />
fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da<br />
ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.</p>
<p>Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde,altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.</p>
<p>Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına<br />
gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.</p>
<p>Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir.O heykeli bulunca bana haber ver."</p>
<p>Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel<br />
gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa<br />
çağırttı.Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.</p>
<p>Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse<br />
çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç,hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.</p>
<p>Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.</p>
<p>Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından<br />
çıktı.İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan<br />
çıktı.</p>
<p>Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.<br />
Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu.</p>
<p>Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:</p>
<p>"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul<br />
değildir.En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.<br />
Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim"
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>Turkan burada "Yolumuzdaki Engeller (turkan)"</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/9140#post-139186</link>
			<pubDate>Fri, 15 Feb 2008 19:52:30 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">139186@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu.</p>
<p>Bakalım neler olacaktı? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.</p>
<p>Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. </p>
<p>Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı .. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde .."Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral.<br />
Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. </p>
<p>"Her engel, yaşam koşullarınızı daha<br />
iyileştirecek bir fırsattır .."
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>Turkan burada "Burada da sabah oldu."</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/8549#post-129966</link>
			<pubDate>Wed, 06 Feb 2008 20:35:43 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">129966@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Bir derviş bir yolculuğu esnasında bir padişahın sarayına misafir olmuş. Orada izzet ve ikram görmüş. Altına atlas döşekler, üstüne ipek yorganlar serilmiş. Başının altına da kuş tüyünden yumuşacık yastıklar verilmiş.<br />
Karnı tok ve sırtı pek olan derviş, rahat bir uyku geçirmiş sarayda.<br />
Nihayet horozlar ötmüş ve sabah olmuş. Derviş kalkmış ve namazını kılmış ve namazının sonunda:<br />
- Allah'a hamd olsun sabah oldu, demiş.<br />
Teşekkür etmiş padişaha, dualar etmiş ve tekrar yoluna koyulmuş.<br />
Bu sefer de yolu bir harabeye uğramış dervişin ve gece de gelip çatmış. Dün sarayda geceleyen derviş, bu sefer bu harabenin mahzeninde uyumak zorunda kalmış.<br />
Fakat bu gece zor bir gece olmuş onun için. Yüzünde fareler raksetmiş bütün gece ve her yanını böcekler ısırmış. Derken burada da horozlar ötmüş ve sabahı müjdelemişler. Derviş yine aynı tevekkülle kalkıp namazını eda etmiş ve:<br />
- Allah'a hamd olsun, burada da sabah oldu, demiş.
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>evla burada "NAMAZ İÇİN GÜZEL BENZETME"</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/8779#post-133210</link>
			<pubDate>Sun, 10 Feb 2008 06:49:02 +0000</pubDate>
			<dc:creator>evla</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">133210@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Dünya ve ahiret hayatını çok güzel benzetmeler ile anlatan okudukça güzel dersler alacağınız bir yazı...                                                          Namazın bu kadar mühim, bu kadar lüzumlu olduğuna inanmayanlar bir gün utanacaklar, hemde çok utanacaklar.<br />
İsterseniz bunu bir misalle anlatayım.<br />
Anne karnındaki bir çocuğun ağzı vardır, gözü vardır, kulağı vardır, eli vardır, ayağı vardır. Bütün aza ve cihazatı tam tekmil verilmiştir. Halbuki bunların hiçbirine orada lüzum yoktur. Orada çocuk, gıdasını, göbeğinden annesine bağlı bir hortumla almaktadır.<br />
Şimdi bu çocuk:<br />
-      Ya Rabbi! dese,  şu hortum bana yetmektedir. Pekiyi şu ağıza, şu göze, şu kulağa, şu ele, şu ayağa ne lüzum vardı. Hiçbir işe yaramamaktadırlar?</p>
<p>Herhalde ALLAH'dan şöyle bir cevap alacağı muhakkak: </p>
<p>-      Acele  etme kulum, aklın almadığı şeyede burnunu sokma. Sen kısa bir müddet sonra öyle bir aleme gideceksin ki burada 'her şeyim' dediğin hortum, orada hiçbir şeye yaramıyacak, kesilip atılacak. Lüzumsuz sandığın ağız, göz, kulak gibi şeylerde en lüzumlu cihaz durumuna geçecek. </p>
<p>O çocuk bu gerçeklere inanmasa ve bir inkarcı olarak dünyaya gelse hakikaten hortumun işe yaramadığını, ebenin onu kesip kaldırıp attığını; lüzumsuz sandığı ağız, göz gibi cihazların devreye girdiğini, onlarsız olunmayacağını görse utanır mı, utanmaz mı? İnanmadığı için dizlerini dövermi, dövmez mi?<br />
Şuanda bizde, tıpkı o çocuk gibi bir ananın karnındayız. 9 ay, 9sene veya 90 sene sonra bir başka dünyaya doğacağız. O dünyanın adı ahiret. Biz şuanda dünya anamıza maddi hortumlarla, midemiz ile bağlı durumdayız.<br />
Eğer biz:<br />
-      İşte geçinip gidiyoruz. Ya Rabbi! Şu Namaza, oruca, hacca, zekata, dine, imana, İslam'a ne lüzum vardı? Dediğimiz takdirde.<br />
Rabbımızdan şöyle bir cevap alacağımız muhakkak!<br />
-      Ey kullarım! Kısa bir müddet sonra bu dünyadan çıkacaksınız. Öyle bir aleme götürüleceksinizki orada 'herşeyim' dediğiniz bu maddi hortumların hiçbiri işe yaramıyacak. Lüzumsuz sandığınız namaz gibi, zekat gibi, hac gibi ibadetler de en lüzumlu şeyler durumuna geçecek. Orada insanlara arabasına, parasına, servetine ve suretine göre değil; kalbine ameline ve ibadetine, namazına göre değer verilecek. </p>
<p>Yani namazınız, zekatınız, orucunuz, haccınız, hayır hasenatınız, ahirette sizin için herşey olacak. El olacak, ayak olacak, dil olacak, dudak olacak, villa olacak, havuz olacak, senet olacak, berat olacak, uçak olacak, sonu olmayan zenginlik ve saadet olacak kısaca Cennet olacak. </p>
<p>Eğer biz bilgiçlik eder, fen ve teknik asrında olduğumuzla şımarır, Rabbımızın hikmet lisanıyla buyurduğu bu gerçekleri kabul etmez, ibadetsiz bir tenbel veya bir inkarcı olarak ahirete gider, gerçekleri görürsek utanmazmayız? Hakikaten herşeyim dediğimiz hortumlarımızın, yani arabamızın, apartmanımızın, paramızın, pulumuzun hiçbir işe yaramadığını müşahade ederek, ibadetlerin herşey olduğunu anlasak o anne karnında ağzı lüzumsuz gören çocuk gibi mahçup olmazmıyız? Dizlerimizi dövmezmiyiz? Keşke inansaydık, keşke namazımızı kılsaydık, orucumuzu tutsaydık, zekatımızı tam verseydik, ALLAH için yaşasaydık, eşsiz insan şanlı Peygamber Hz. Muhammed ( s.a.v)'ın yolunda yürüseydik demezmiyiz?<br />
Pişman olacağın, dizlerini döveceğin o gün gelmeden aklını başına al... </p>
<p>KARDEŞLERİM SİZİN BÖYLE GÜZEL YAZILARINIZ ÇOK HOŞUMA GİTTİ BENDE PAYLAŞAYIM İSTEDİM<br />
 ALLAHIN İNAYETİ HEPİMİZİN ÜZERİNE OLSUN AMİN
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>Turkan burada "Aşknameden.."</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/8774#post-133107</link>
			<pubDate>Sun, 10 Feb 2008 01:15:36 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">133107@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Feridüddin Attar Aşknâme’de anlatıyor: </p>
<p>Sultanın kızına bir gariban âşık olmuştu. Sultan bunu duyunca âşığı huzura getirtip, </p>
<p>"Ya ülkemi terk eder gidersin, dedi, ya da kelleni vurdurtacağım, kararını hemen ver." </p>
<p>Zavallı adam, düşündü, taşındı ve gitmeye karar verdi. Sultan ise adamın cevabını duyunca cellatları çağırttı. Vezir dedi ki: </p>
<p>"Hünkarım, neden suçsuz birinin kellesini vurdurttunuz?" </p>
<p>"Çünkü gerçek bir âşık değildi o, sahtekardı. Eğer gerçekten âşık olsaydı, başının kesilmesini seçerdi. Eğer başının kesilmesini seçseydi, tahtımdan kalkıp onu yerime oturtacaktım." </p>
<p>Hayatını sevgilisinden daha çok seven kişi aşk davasına kalkışmamalı. Bir an durup düşünelim; Sevgili’yi hayatımızdan daha çok sevebiliyor muyuz? </p>
<p>Düsünelim bakalım Allah (c.c) için nelerden vazgeçebiliyoruz? eğer O'nun için canınızdan vazgeçmeyi göze alamiyorsaniz bilin ki; sizinki dilde sevgidir yürekte değil....
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>Turkan burada "Dört kelebek.."</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/8760#post-132962</link>
			<pubDate>Sat, 09 Feb 2008 21:24:46 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">132962@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve: </p>
<p>-Bu ateş aydınlatıcı bir şey!, demiş.. </p>
<p>İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş… Demiş ki: </p>
<p>-Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!</p>
<p>Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, Biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş… Şöyle demiş: </p>
<p>-Ve bu ateş yakıcı bir şey! </p>
<p>Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş. </p>
<p>ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek "poff !" diye ortadan kayboluvermiş... </p>
<p>Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş… Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!...
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>Turkan burada "Mumların Öyküsü...."</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/8672#post-131847</link>
			<pubDate>Fri, 08 Feb 2008 20:22:09 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">131847@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Dört tane mum usul usul yanıyordu. Ortalık öylesine sessizdi ki mumların konuşmalarını duyulabiliyordunuz.</p>
<p>Birinci mum dedi ki:</p>
<p>"Ben BARIŞ'ım ! Ama kimse benim yanmama yardımcı olmuyor. Sanırım yakında söneceğim ." Alevi hızla azaldı ve sonunda tamamen söndü... İkinci mum:</p>
<p>"Ben VEFA'yım! Ne yazık ki artık vazgeçilmez değilim. Onun için bundan sonra yanıp durmamın bir anlamı kalmadı " Sözlerini tamamladığında esen hafif bir rüzgâr onu söndürdü...</p>
<p>Sırası geldiğinde üçüncü mum hüzünlü bir sesle dedi ki:</p>
<p>"Ben SEVGİ'yim! Yanacak gücüm kalmadı... İnsanlar beni unuttu, değerimi anlamıyorlar. En yakınlarını sevmeyi bile unuttular ."Ve daha fazla beklemeden sönüp gitti�</p>
<p>Ansızın... Odaya bir çocuk girdi ve 3 mumun da yanmadığını gördü. "Neden yanmıyorsunuz? Sizin sonsuza kadar yanmanız gerekmiyor muydu ?" dedi</p>
<p>O zaman dördüncü mum konuşmaya başladı : "Korkma ben yandığım sürece öteki mumları da yeniden yakabiliriz, ben UMUT'um!"<br />
Çocuk parıldayan gözleriyle UMUT mumunu aldı ve öteki mumları birer birer yaktı .. UMUT ışığı yaşamımızdan hiç eksik olmamalı ki hepimiz onunla birlikte Vefa' yı , Barış' ı ve Sevgi' yi !!! Yaşatabilelim
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>Turkan burada "Tevazuya bakın.."</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/8605#post-130757</link>
			<pubDate>Thu, 07 Feb 2008 20:28:21 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">130757@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Bir adam kötü yoldan para kazanip bununla kendisine bir inek alir.<br />
Neden sonra, yaptiklarindan pisman olur ve hiç olmazsa iyi bir sey yapmis<br />
olmak için bunu Haci Bektas Veli'nin dergâhina kurban olarak bagislamak<br />
ister. O zamanlar dergâhlar ayni zamanda asevi islevi görüyordu.<br />
Durumu Haci Bektas Veli'ye anlatir ve Haci Bektas Veli<br />
- ' helal degildir '<br />
diye bu kurbani geri çevirir.</p>
<p>Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhina gider ve ayni durumu Mevlana'ya<br />
anlatir . Mevlana ise hediyeyi kabul eder. Adam ayni seyi Haci Bektas<br />
Veli'ye de anlattigini ama onun bunu kabul etmedigini söyler Mevlana'ya </p>
<p>Mevlana : - " Biz bir karga isek Haci Bektas Veli bir sahin gibidir. Öyle her lese konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir " der. </p>
<p>Adam üsenmez kalkar Haci Bektas dergâhi'na gider ve Haci Bektas Veli'ye,<br />
Mevlana'nin kurbani kabul ettigini söyler. Haci Bektas da söyle der:<br />
- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nin gönlü okyanus gibidir.<br />
Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü<br />
kirlenmez"</p>
<p>Böylesi tevazu ve incelikle, birbirlerimizi yüceltebilmeyi becerebilen<br />
insanlar olabilmemiz dilegiyle
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>Turkan burada "&quot;Sübhanallah! Bu cennet kokusudur.&quot;"</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/8445#post-128413</link>
			<pubDate>Mon, 04 Feb 2008 20:32:04 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">128413@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Eski zamanların birinde saf mı saf temiz mi temiz, her şeye ve herkese kanan bir adam yaşarmış. Tüm muradı insanlara hizmet edip Rabbinin rızasını kazanmakmış. Fakat bazı kendini bilmez insanlar, onun bu saflığından yararlanıp, ona kötü şakalar yaparlar, üzerlermiş. Gel zaman git zaman, bu saf adamın köyünden bir grup insan umre ziyareti yapmaya karar verirler. Giderlerken bu adamcağızı da yanlarında götürmeye karar verirler. "Yolda biraz takılırız, zaman geçiririz." diye.<br />
Nihayet uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra yüce Allah ın evi Beytullah tüm heybetiyle görünmüş. Müslümanlar ve bizim iyilik timsali saf adamımız, heyecan ve sevinçle ona koşmuş ve umre vazifelerini yerine getirmişler. Yaklaşık on gün burada ibadet ve taatla meşgul olan kafile artık toparlanıyormuş. Şimdi Resûlullah a varma zamanı gelmişti. Nur şehir Medine ye gitmek için yola koyulmuşlardı. Mekke den bir mil mesafe ayrılmışlardı ki, içlerinden biri çantasından birtakım kâğıtlar çıkarmış, acele ile arkadaşlarına dağıtmaya başlamış.<br />
"Bu nedir?" diyenlere:<br />
"Susun, sessiz olun. Bizim saf adam duymasın, ona müthiş bir oyun hazırladım." demiş.<br />
Kafilede olan herkese dağıtmış. O kâğıtlardan sadece saf adama vermemiş. Arkadaşları dayanamamış, "Çabuk anlat, oyunun nedir?" demişler.<br />
Adam:<br />
"Bakın, birazdan saf adam gelecek. Bizlere ellerimizdeki kâğıtların ne olduğunu soracak."<br />
"Eee, biz ne diyeceğiz?" diye atılmış arkadaşları.<br />
"Diyeceğiz ki, bu kâğıtlar bize cennetten gelmiştir. Umre ziyaretimizi kabul eden Allah, bizlere beraatlarımızı gönderdi." diyeceğiz.<br />
Arkadaşlarından bazıları:<br />
"Fakat bu çok ağır bir şaka." dedilerse de bu işi yapmaya karar verdiler.<br />
Biraz sonra saf adam yanlarına gelmişti. Birde ne görsün, herkesin elinde birtakım kağıtlar, onu öpüp kokluyorlar. Dayanamadı:<br />
"Ey benim arkadaşlarım! Nedir o elinizdeki öpüp kokladığınız kâğıtlar?" diye sordu.<br />
Hepsi birbirlerine kaş göz edip gülüşmüşlerdi. Bu oyunu hazırlayan zat ona:<br />
"Aaa, senin bu kâğıtlardan haberin yok mu?"<br />
"Hayır, yok."<br />
"Ama nasıl olur, bak, hepimize gönderildi bundan."<br />
"Fakat anlamıyorum, nedir onlar? Kim gönderdi?"<br />
"Kim olacak, umremizi ve ibadetlerimizi beğenip kabul eden Allah gönderdi."<br />
Saf adam âdeta beyninden vurulmuştu. Son baharda yaprakları dökülüp en ufak bir rüzgârda titreyen bir gül ağacı yaprağı gibiydi. Dudakları: "Rabbim! Rabbim! diye kıpırdıyordu.<br />
Aniden yönünü Mekke ye çevirdi. Kâbe karşısındaydı; birden olanca kuvvetiyle koşmaya başladı. Arkadaşlarının "Dur, gitme! Şaka yaptık." sözlerini duymuyordu bile. Onun gönlü yanmıştı, hem de nasıl bir yangın? Belki Nil nehri oraya aksa, söndüremeyecekti. Düşüyor, kalkıyor, ağlıyordu. Sonunda kavuşmuştu Beytullah a. Ona öyle bir sarıldı ki, gözyaşlarını, Kâbe nin örtüsü içine çekiyordu. Kalbini âlemlerin Rabbi olan Allah a bağlamış haykırıyordu:<br />
"Ey yüceler yücesi Allah ım! Ey benim Rabbim! Niye benim beraatımı vermedin, ne kusur ettim? Allah ım! Arkadaşlarım öyle mutlu ve sevinçli, ben böyle boynu bükük yetim kaldım. Rabbim! Sana yalvarıyorum! Benim de beratımı ver. Ne olur Allah ım, beratımı ver!"<br />
O, böyle yalvarırken, kafasına bir şeyin değip yere düştüğünü hissetti. Bir de ne görsün, arkadaşlarının ellerindeki kâğıtlardan çok daha güzel bir kâğıt. Hemen aldı, sevinçten ne yapacağını şaşırmıştı. Hemen kalktı kafilesine doğru koşmaya başladı. Bir yandan da bağırıyordu:<br />
"Aldım! Aldım! Ben de beratımı aldım!?"<br />
Arkadaşlarının hepsi şaşırmıştı. Adam yanlarına gelince, hemen elindeki kağıdı aldılar. O da neydi? Bu kâğıt nasıl da güzel kokuyordu! Hayatlarında hiç bu kadar güzel bir koku koklamamışlardı. Üstelik çok garip harika desenli bir kâğıttı. Şimdi hepsi telaşlanmışlardı, işin içinde bir iş vardı. Hiç vakit kaybetmeden hemen Mekke ye döndüler ve o devrin büyük âlimi bir büyük zata gittiler. Kâğıdı ona verdiler. O âlim zat kâğıdı eline alır almaz, ayağa kalktı.<br />
"Sübhanallah! Bu cennet kokusudur." dedi. Kâğıdı açınca hayret ve dehşeti arttı:<br />
"Bu," dedi, "bu bir berattır. Falan adama yazılmıştır. Hem de nur mürekkeple yazılmıştır."<br />
Hepsi donmuşlardı. Kimileri hüngür hüngür ağlıyordu. Âlim o saf adamı kucaklamış sakallarından, yüzünden, ellerinden öpüyordu.<br />
"Ne olur bana dua et!" diye rica ediyordu.<br />
Allah, bu saf kuluna rahmet etmiş, ona nazar edip mükâfatlandırmış ve arkadaşlarına da bir ders vermişti...<br />
ne büyük lütuf öyle değilmi!!
</p>]]></description>
					</item>
		<item>
			<title>Turkan burada "Cuma hikayesi (güzel bir hikaye lütfen okuyunuz.) Selam ve dua ile..."</title>
			<link>http://mucize.net/forum/topic/7710#post-119021</link>
			<pubDate>Fri, 18 Jan 2008 19:18:23 +0000</pubDate>
			<dc:creator>Turkan</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">119021@http://mucize.net/forum/</guid>
			<description><![CDATA[<p>Fakih anlatıyor:<br />
-Babam bana şöyle anlattı:<br />
-Salih Meri, cuma gecesi, cuma namazını kılmak üzere mescide gitmek için yola çıktı. Kabristana uğradı. Kendi kendine şöyle dedi:<br />
-Tan yeri ağarıncaya kadar kalayım.<br />
Kabristanın içine girdi. İki rekat namaz kıldı. Bir kabre dayandı. Gözlerine uyku geldi. Şöyle bir rüya gördü: Kabirde yatanlar kabirlerinden çıkmışlar, halka halka olup oturmuş, konuşuyorlar.</p>
<p>Bir de baktı ki,onlardan ayrı, kirli elbiseli bir genç, bir köşede, üzüntülü bir halde oturuyor. Onu yanlarına oturtmuyorlar. Oradakilerin hepsine tepsi tepsi, üzeri mendillerle örtülü hediyeler gelip dağıldı. Herkes kendi tabağını aldı; sonra kabrine girdi. En sonuna bu genç kaldı.<br />
O da üzüntülü bir halde, kalktı; kabre girmek istedi. Hemen ona sordum:<br />
-Hey Allah'ın kulu, sende gördüğüm bu üzüntü neden? Sonra gördüğüm bu hâl nedir?<br />
Bana şöyle dedi:<br />
- Ey Salih Meri, sen o tepsileri gördün mü?<br />
- Evet, gördüm, deyince şöyle anlattı:<br />
- O tabaklar, hayattakilerin ölülerine hediyeleridir. Onların adına verdikleri sadaka, yaptıkları dua, cuma geceleri onlara gelir.<br />
Daha sonra şöyle dedi:<br />
- Ben, Sindli biriyim. Anam hacca gitmek istedi; beraber yola çıktık.Basra'ya gelince öldüm. Bundan sonra anam evlendi. Kendisinin bir oğlu olduğunu ve öldüğünü kocasına anlatmadı. Dünyaya daldı. Ne bir işaretle ne de bir sözle beni andılar.<br />
Ölümümden sonra beni hatırlayan kimse olmayınca üzülmek bana haktır.<br />
Sordum:<br />
-Senin ananın evi nerede?<br />
Onun yerini bana anlattı.<br />
Sabah oldu Namazımı kıldım. Sonra gittim. O kadının evini sordum, buldum.<br />
Yanına gittim,izin istedim. Kendimi ona tanıttım, kapıdan:<br />
-Ben Sâlih Meri'yim, dedim. İzin verdi, içeri girdim.<br />
Şöyle dedim:<br />
-Benim söyleyeceğim söz, senin söyleyeceğin söz hiç kimse tarafından duyulmamalıdır. Böyle istiyorum.<br />
Ona yaklaştım, aramızda bir perde kaldı.<br />
Şöyle sordum:<br />
-Sana Allah'tan rahmet dilerim, çocuğun var mı?<br />
-Yoktur.<br />
Tekrar sordum:<br />
-Daha önce bir çocuğun olmuşmuydu?<br />
Derin bir nefes aldı, sonra şöyle dedi:<br />
-Benim bir genç oğlum vardı, öldü.<br />
Bunun üzerine durumu ona anlattım.Ağlamaya başladı.<br />
Sonra şöyle dedi:<br />
-Ey Salih! O benim ciğerparem, kalbim idi. İçim onun yuvası olmuştu. Göğüslerimden ona süt içirdim. Kucağım onun sığınağı idi.<br />
Daha sonra çıkardı bana bin dirhem verdi. Ve şöyle dedi:<br />
-O sevdiğim göz nurum için bunları dağıt. Kalan ömrümde onu duadan unutmayacağım. Onun için sadaka vereceğim.<br />
Gittim, o bin dirhemi dağıttım.<br />
Ertesi cuma geldi. Cumaya gitmeyi istedim. Yine kabristana uğradım.İki rekat namaz kıldım, sonra bir kabre dayandım. Yine dalmışım. Baktım ki, bir cemaat yine çıkmış. Bu arada o genci gördüm. Üzerinde beyaz bir elbise vardı. Sevinçli ve mesrurdu.<br />
-Ey Salih! Allah bizim için seni mükâfatlandırsın. Gönderdiğiniz hediye bize geldi.<br />
Ona dedim ki:<br />
-Siz kabirdekiler cumayı bilirmisiniz?<br />
Şöyle anlattı:<br />
-Evet biliriz. Havadaki kuşlar bile onu bilir. Cuma günü için birbirlerine şöyle derler:<br />
-Bu faziletli gün için, selâm,selâm...<br />
Selam ve Dua ile..
</p>]]></description>
					</item>

	</channel>
</rss>
