Seyh-ül Ekber Muhyiddinin bir hocası vardır. Kendisine çok şeyler öğretmiş, derin minnettarlık duymaya başlamıştır. Ne var ki Ebu Medyen adındaki bu muhterem insanın mizacı sert, sözleri acıtıcıdır. Vaazlarında hep sert konuşur, doğruları yumuşatmadan anlatır. Bu yüzden onu sevmeyen cemaat söz konusudur.
Muhyiddin de hocasını sevmeyen bu insanları sevmez. Hatta birlikte saf tuttukları bu insanlara gönlünden de buğzetmekten geri kalmaz.
İşte bu sıralarda bir gece rüyasında Efendimiz (sav) Hazretlerini gören Muhyiddine Efendimiz (sav)den şöyle bir soru gelir:
– Muhyiddin, birlikte safta namaz kıldığınız o kimseleri niçin sevmiyor, buğzediyorsun?
Der ki:
– Onlar benim hocamı sevmiyorlar da onun için.
Arkasından şu soruyu yöneltir Efendimiz (sav):
– Peki, der, onlar Allah’ı, Resulullâh’ı seviyorlar mı?
– Elbette diye karşılık verir. Allah’ı sevmeseler farzları kılmazlardı, Resulullâh’ı sevmeseler sünnetleri eda etmezlerdi. Halbuki bunların hepsini de yerine getiriyorlar. Demek ki Allah’ı, Resulullâh’ı seviyorlar.
Bu defa Efendimiz (sav)den kitaplık çapta şu soru gelir:
– Muhyiddin der, senin buğzettiğin bu insanları, Allah’ı, Resulullâh’ı sevdikleri için sevsen olmaz mı da, hocanı sevmedikleri için sevmemeyi esas alıyor, olumsuzluğu tercih ediyorsun?
Efendimiz, sorusuna şunu da ekler:
– Allah’ı, Resulullâh’ı sevmeleri basit mi geliyor yoksa?
Bu olaydan sonra Hazreti Muhyiddinde ölçüler yumuşar. Allaha ve Resulüllaha imanı olan herkesi sevmeyi tercih eder, olumsuzluklarını öne alıp da o taraflarından dolayı soğuk bakmayı sürdürmez.
Bilmem bu vaka bizlere bir şeyler fısıldıyor mu? Çevremizdeki insanların Allaha, Resulüllaha imanları kâfi gelmeli, bunun yanındaki farklı düşüncelerine bakıp da uzaklaşma duygusuna kapılmamalı mıyız? Her insanda olabilecek kusur ve yanlışları öne çıkarıp da kendimizi kusursuz insan gibi görme yanılgısından uzak mı kalmalıyız? Allaha ve Resulüllaha iman gereği, din kardeşi olarak birbirimize bağlanmaya yetmeli mi?..