“O, onları sever; onlarda O’nu sever” (Maide 54)
Bismi Hu! Rabbim, esirge ve koru...
“Kadın puta tapmak istemiyordu.Kucağında bebeğiyle, onu büyük bir ateşin önüne getirdiler.
–Secde et diye buyurdu, puta tapanların padişahı. Kadın öylece, dimdik duruyordu. Ateş görülmemiş büyüklükte. Kadın ateşin ve kalabalıkların önünde. Bir kadın böylesine aciz mi direnecek? Bebeği atmalarını emretti padişah. Önce bebeği attılar. Alev ağız açıldı, bebeği ateşe aldı, feryad etti kadın.
–Seni de atarım! Dedi padişah:
-Secde et kadın!... Ateş ne kadar büyük,ne kadar korkunç! Kalabalıklar sessiz, padişah sabırsız. Kadın secde etmek istemiyordu, ağlayarak puta ve ateşe baktı, korkuyordu. Ve sonra …Bir mucize oldu! Bir bebek eli uzandı alevlerin arasından, sessizlik bir bebek sesiyle bozuldu.
–Anne gel! Dedi bebek. –Burası çok güzel,çok serin!
Büyük alevlere attı kendini kadın…” Mesnevi.
Böyle anlatırlar ve bu kıssa sonunda biz titreyerek kalbimizi yoklardık ve ateş ve serinlik ve bebek ve kadın karşısında ürperir huşu duyardık. Kadir-i Mutlak böyle ederdi; O isterse, istediğini istediği gibi eylerdi. Fakat bu kıssanın bir başkalığı vardı ve bildikten sonra unuttuğumuz bir “şey”le ilgiliydi. Bu yüzden tanıdık geliyordu ve “aslında biliyorduk.” Şöyle derler: Allah, Adem’i “iki eliyle” yarattı. Bu şekilde yaratılan tek varlı Adem idi. ”iki el” yani Allah’ın Cemal ve Celal isimleri… Lütuf ve Ceberut, Rahmet ve Gazap, Uzaklık ve Yakınlık…: Aşk. Alemin yaradılışındaki gaye Adem, Adem’in yaradılışındaki gaye aşk idi. Yaratılmış bunca mevcut içinde O’nu sevebilecek yegane varlıktı Adem. “O, onları sever; onlarda O’nu sever” (Maide 54) Çünkü tüm zıtlıkların kendisinde birleştiği Allah’ı, ancak Celal ve Cemal zıtlığının toplandığı insan sevebilirdi. Çünkü hem yakınlığı hem uzaklığı,hem rahmeti hem gazabı ve hem lütfu hem ceberrutu yaşayan, yaşayabilecek olan insandı. Çünkü hem ruhu hem de nefsi olan insandı. Allah, Adem’i yarattı ve göğsüne kalp aynasını koydu. Aşkın mahalli kalp idi: Adem’in hazinesi, sıfatı altın. Ve yanmalıydı ki safi olsun,erimeliydi ki tortularından arınakoysun.
Nakil olan ne bilir,duyduğunu nakleder ve bunu yaparken de arada bir “Aslında biliyordum, sen de biliyordun, aşina bunlar,hatırla!” der.
Aşina bunlar hatırla!
Aşk: özlem ve kalp ağrısıdır; niyaz ve ihtiyaçtır. Zaten sahip olduğumuz olduğun bir şeye ihtiyacın olmaz. Sevdiğine muhtaçsın, o “olsun” ki hissettiğin noksanlık onunla tamamlansın. İhtiyacım olmadığı halde seviyorum diyorsan, yalancısın. ”Lutfen” aşk olmaz. Lutfeden sen değilsin, lutfa muhtaç olansın. Fakir sensin. Adem “hiçbir şeylik” cübbesini giyindi de sultan oldu. Nakl-i kadimdir bu, babadan devraldın. Hatırla buraya kadar; ötesi aşk, ötesi ateş. Tabiatın korkar bundan, sana hükmeden kadın. Akıl, ateşteki serinliği anlamayacak bebek. Biri bebeğini kollarından alsın ve aşka atsın, ateşe. Aşkı idrakten aciz bebek –akıl burada!- şaşkın. Sonra ne olsun? “Ben ol da gör” demiş Mevlana…
Dünya Cemal ve Celal isimlerinin hüküm yeriydi. Aşkta varolan buydu: Cemal ve Celal. Baban Adem’in bir bebek gibi cennet beşiğinde Cemal isimlerini ve “Adem asi oldu!” çığlığıyla başlayan dünyasında uzaklığı, gazabı, Celal isimleri öğrenmesi gerekliydi. Ki “Aşk” olsun. Kendine baksın ve mutlak ihtiyacını, mutlak farkını bulsun. Çünkü o, O’nun bütün isimleriyle yaratıldı. Nakl-i kadimdir bu, bütün isimleri devraldın; Celal ve Cemalin dengesi: mükemmellik! Kemal için dünyadasın. Sonsuz’u özlemek hamuruna konuldu; altının ateşle saflaştığı gibi, kalbinin aşkta pişmesi lazım.”Muhtaçlık cübbesini” giy, ”tevazu kanatlarını” ser, ”yakarış mücevherlerini” takın, ”alçağa akan sular gibi ol, pay-i hub’a düş.”
Rivayetler buraya kadar; sebebiydi, alametiydi, gayesiydi…Çok sözler söylenir; ama bunlar, bu sözler, aşkın kıyısında dolanmakmış. Sarhoşun halini tariften aciz olduğu gibi aşık da acizmiş. Temsiller, semboller ve saireler…Birer işaret, sağır kulağa küpe. Aşkın karşısında akıl ve aklın aleti dil,bebek kalmaya mahkum imiş.
“Bela gökten yağmur gibi yağarsa/ Başını ona tutmakmış “aşk, ”Kağıttan gemilerle ateş denizlerini geçmekmiş aşk." Eskiler, bilenler, söylemişler, duyunca tanıyoruz “aslında” diyoruz “biliyordum”… Duymuştuk,tanıyoruz. Ateşte, suda, günde, gecede hep o fısıltı: ”Pay-i huba düş”…
Ve “AŞK”
Ayn-Şın-Kaf: IŞK.
Üç har beş nokta.
Harflerle sınırlı,noktalarla sınırsız…
Durdurak bilmeyen, engel tanımayan. Girdiği her yerde baş tacı. Sultanlar sultanı, gönüller ilacı. Hükümranlığı ile dillere destan. Bütün canlar O’ndan, O’nunla, O’na hayran. AŞK deyince sarsılır alem. Ne arş kalır, ne kürsi ne de levh u kalem. Serapa kaplamıştır her yanı. Görünen,görünmeyen ne varsa hepsine can. Cana can katan ölümsüzlük iksiri. Tüm canlara canan. Hayatın anlamı, hayatın toplamı. En kutsal yasa, en büyük tasa ve en küçük; devasa.
AŞK…hareketsiz sükun,sükunetsiz hareket. Aşk, lafa söze sığmayan hareket. Aşk, dibi görünmeyen bir derya. Yusuf’un güzelliğine tutulan Züleyha. Kimi zaman Ferhad, kimi zaman Şirin, kimi zaman da Mecnun ile Leyla…
“Aşk mekansızlık aleminde hararetin madeni. Cihandaki bütün sıcacıklar aşkın ateşi, aşkın alevi. Aşk,sırların sırrı,mahremlerin en mahremi. Aşk, ölü ekmeği can yapar. Aşk, fani olan canı ebedileştirir. Aşk öyle bir nur ağacıdır ki, dalları ezelde, kökleri ebededir. Bu ağaç ne arşa dayanır ne de yeryüzüne. Bu ağacın gövdesi de yoktur”
Hz. Mevlana, Divan-i Kebir
“Aşktır min-evvel ila ahir kevn ü mekan.
Aşktır gahi dil-ü canda nihan gahi ayan.
Aşktır dü alem içre canı yara vasl eden.
Aşktır daim olan hem mahrem-i esrar-ı can”
Adile Sultan.
(Başlangıçtan sona kadar bütün varlık,kainat aşktır.
Bazen gönülde ve bazen canda,gerek gizli gerekse aşikar olan yine aşktır.
Aşktır her iki alemde canı sevgiliye kavuşturan.
Aşktır canın sırlarının en gizli yerinde daim olan.)
“Aşkı göreve çağıran gönüller aynı zamanda aşkı anlatırlar:
Gel Ey Aşk! Ey gönlümüzün remzi manası.
Gel ey bizim tarlamız,mahsulümüz.
Gel! Balçıktan yaratılan insanlar artık eskidiler, köhneleştiler.
Gel! Çamurdan,çamurumuzdan yeni bir insan yap…”
Muhammed İkbal.
Sevginin en yüce mertebesi aşktır. Aşkın varlık aleminden soyutlayıcı özelliği,onu gerçek sevgiliye vasıta kılmıştır. Bu yüzden aşıkların dilinden, gönlünden hep aşk ve aşka dair kelimeler dökülür. Onlar aşkla sarhoş oldular, ne aramışlarsa aşkta buldular.
Alevlerin arasından elimi sana uzatıyorum:
“Gel Aşkım! Burası Çok Güzel,Çok Serin!...”
Aşkınla Suzidilara’yım...