Sen (S.A.V) Varsın Diye...
Tebessümler açtı çehresinde kainatın,her şey değişti!
Bahçeler en kıymetli gülüne o gün erişti.
Ey gönüller sultanı!
Gülleri kıskandıran kokunla hoş geldin!
Ey alemlere nur!
Güneşi solduran nazarınla hoş geldin!
SEN (S.A.V) VARSIN DİYE…
Ömür… İlahi iradenin beşeri cüssemize biçtiği gölgeden kaftan… Sır dolu varlığını, aheste bir süzülüşle dışa vurunca ömür, kendini, bir “sırlılığın” vitrinde müşahhaslaşan numunesi olmasına rağmen, yine her yanı sır olan “zaman” ile ifadelendirir. Kimine göre zaman, heybetli bir küheylan ile uçsuz zannedilen bir ovayı dört nala koşarak tüketmek ve nihayetinde dipsiz uçurumdan aşağıya kendini salıvermektir. Ne yana ve ne kadar sıçrarsan nihayeti kaçınılmaz olan bir tükeniştir o… Akrep ile yel kovanın, birbirini, kıskaçları arasında parçalamak ve de içinin derinliğinde boğmak için bir ritim ifadesi ile kovalaması ama nihayetinde maksadına erişememiş bir hamlenin hamlesizliğiyle, “hislerdeki iptalin” intiharıdır o…
Oysa, boğazına diken batmış kuzuların öksürüğüne ağlayan, toplumsal dayanışma gibi cüssesi olmayan mücerret mefhumlar için, başkalarının iştahını kendi iştahının önüne alan, hain fısıltıların “yokluk” diye işaretlediği ölüme, ulvi şuurunun telkiniyle “aç kapını geliyorum!” diye atılıveren, yıldızları avuçları ile kavramak için alnını toprağa koyan, “doğru”dan kaynaklı güzele gülen, “doğru”ya köstek olan kötüye öfkelenen ve daha bilmem ne kadar et ve kemik külçesinden beklenmedik ölçüde ulviyet güneşinden huzmeler parıldatan insanın “zaman” algısı, nihayeti uçurum, nihayeti intihar, nihayeti tükeniş olan bir hikaye ile resmedilemez. O, zaman idrakini, notalarına doğru dokunulduğu zaman, doğumu ile ölümü arasını da taşıcı musikisi ile mükemmellikler ifade eden bir “ulvilik kavalı”ndan almaktadır.
İşte, ALLAH (C.C)’ın, bu ulvilik kavalının üfleyicisi makamına oturttuğu, yaratılmışlık vasfına haiz ne kadar ulvilik var ise hepsinin ilhamını ondan aldığı Gaye İnsan Ufuk Peygamber (S.A.V) doğumu ile, ezel-ebed kendisine ait olan bu makama kurulmak namına, müşahhas manada ilk hamlede bulunmuştur. Yoksa, alemleri şereflendirdiği günün öncesindeki tüm zamanlarda var olan ulviler ve ulvilikler de, O (S.A.V)’na erişmek, O (S.A.V)’na kavuşmak adına koşa gelmişlerdir zamanın yutan patikalarından…
O (S.A.V)’nun doğumu ile kainat, yaradılış gayesindeki manaya erişmiştir. Lügatlerin tarifte mecalsiz kalacakları bu keyfiyet, derin bir ruh idraki ile sezilebilir ki: O (S.A.V) zamanın mihrak noktasıdır ve O (S.A.V)’ndan öncesi ile O (S.A.V)’ndan sonrası, ne yana hamle yaparlarsa yapsınlar, vardıkları ufukta O (S.A.V)’nunla karşılaşacaklardır.
Evet… Bindörtyüzotuzbeş sene oldu… Tam bindörtyüzotuzbeş senedir, ihtiyar senelerin nisanlarında gök, rahmetini kurak topraklara serper, bu lütfunu da O (S.A.V)’nun doğumu hürmetine nispet edercesine gürler durur. O (S.A.V)’nun doğumundan ancak rahmet doğmuştur. Misallerin edep omuzlarında yüklenip kaldıramayacakları bir lisanla sezilmelidir ki, akibeti O (S.A.V) olan doğum öyle bir doğumdur ki, bütün doğanlar ancak O (S.A.V)’nun doğumu gerçekleşsin diye doğmuşlardır. Madde, canhıraş devinimlerini, cedelleşmelerini, farkında olsun ya da olmasın, O (S.A.V)’nun zuhuruna zemin hazırlamak için eylem planına dökmüştür. “Peygamberler olmasaydı, medeniyetler olmazdı!” diye zihinlere çakılası hakikatte, maddeden ibaret yer yüzünü medeniyetler boyunca verimlendiren Peygamberler, Peygamberliğin ne idüğü remzlendirilsin diye, Peygamberler Peygamberi zuhur etsin diye tarih kronolojisinde mücadele vermişlerdir.
O (S.A.V) doğacak diye, gezegenleri sıcaklığı ile okşayan güneş, huzmelerini hiçbir nesneden esirgememiş, O (S.A.V) doğduktan sonra da O (S.A.V)’nun hürmetine doğmaya, ısıtmaya, ışıtmaya devam etmiştir. Bir sır meselesidir ya, maddede sezen bir kalp var ise, bu kalbiyle fezayı aydınlatan güneş çok iyi bilmektedir ki, ışığını O (S.A.V)’nun nur deryasından kaptığı tek katreye borçludur.
Veda hutbesinde “… ve zaman döne döne aslına rücû etti” buyurarak, zamana ve kendilerinin zamanın hangi noktasında durduklarına dair belagatta bir mükemmellik ifadesi sunan ALLAH RESULÜ (S.A.V), kaba aklın gözetleyiciliği ile ucunun önünü gösterdiği bir düzlem gibi görünen zamanın, aslında sır idrakinin aydınlatıcılığı ile bakıldığında, ilerledikçe başa döndüğün bir daireyi andırdığını ve bu dairenin merkezinde, kendilerinden öncesinin ve sonrasının mübarek zatlarında “cem” olduğuna dair ip uçları vermiştir. Yani O (S.A.V) hem mana hem de madde ifadesi ile ilk ve sondur. Öyle ki, Hak Peygamber Hz. Adem (A.S) cennetten çıkarılma üzüntüsü ile kavrulurken Cenab’ı Hak (C.C)’tan “Beni ismini isminin yanına yazdığın O (S.A.V) zat kim ise, O (S.A.V)’nun yüzü hürmetine bağışla.” diye niyazda bulunmuş, ızdırabının merhemini, dualarına ALLAH RESULÜ (S.A.V)’nün mübarek isimlerini aracı kılarak bulmaya çalışmıştır.
“Adem (A.S)’in vücudu balçık halinde, ruh üflenmemiş olduğu halde yerde yatıyorken bana peygamberlik verildi” diye buyuran ALLAH RESULÜ (S.A.V) kutlu doğumları ile, yaratılmışların varlık sebebi mücerret keyfiyetlerini, müşahhas manada yeryüzü zeminine kavuşturmuşlardır. Hadis’i kutside YÜCE ALLAH (C.C)’ın “Ey habibim! Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” diye makamlarını net bir şekilde ortaya koydukları ALLAH RESULÜ (S.A.V)’nün kutlu doğumları, kainatın doğuş sebebinin madde planına zuhur etmesi diye ifadelendirebileceğimiz bir doğuştur.
Evet… Bu doğuşu bütün ruhumuzla idrak etmeden, doğruya, güzele, müspete, asalete, letafete, estetiğe ve daha ne kadar soyluluk ifade eden kıymet varsa, bunlara her hangi bir doğuş hamlesi yaşanamayacağı gün gibi açıktır. Kainat O (S.A.V)’nun eteklerinde serfiraz ederken, O (S.A.V)’ndan uzaklarda yakıldığı zannedilen her ocak, mazgallarından taşıp etrafını kül yığını haline getirecektir.
Ey nurunun ışığı ile aydınlatan, muhabbetinin ateşi ile ısıtan, iki cihan güneşi Peygamberimiz!!! Efendimiz!!! Senin ümmet kadronun en hakir ferdi olmak bile, gönlümüzün aşk ile arzuladığı muazzam bir makam iken, sana layık olmuşluk dağının eteklerinde bile olamamanın endişesi ile şefaatine sığınıyoruz. Kainatı saran şefaat çadırının gölgesi cennet otağıdır bize… Sana layık olamamamızın cürmüne, ne olur yaramazlık yapan küçük çocuklara mübarek çehrenizin tebessüm edişi ile mukabele de bulunun. Bizi bırakmayın… Biz SEN (S.A.V)’in yetim çocuklarınız…
Alıntı -- Hakan ÇETİNER