O, onları sever; onlar da O'nu sever!... (Maide 54)
Bismi Hu! Rabbim, esirge ve koru...
Kafam günlük koşturmacaların dertleri ile dumanlı, sokakta tek başıma yürürken, aksak adımlarla önüme dogru gelip durdu. Yürüme ve konusma zorlugu vardı. Önce parçalanmış ayakkabılarını, ardından içinde bes on paket Selpak mendil bulunan torbayı tüm servetini tasırcasına özenle, soguktan morarmıs parmaklarıyla kavrayan ellerini ve ardından zorlukla çıkan
-“Abla mendil lazım mı ?” sözlerinin döküldügü yüzünü gördüm. Yaşını tahmin etmek zordu, belki on sekiz belki yirmiydi, oysa daha yaşlı görünüyordu. Durdum, elindeki iki paket mendili aldım, konuşurken yorulduğunu farkedip cüzdanımdan rastgele çıkarttığım üç buçuk milyon lirayı sessizce uzatıp yeterli olup olmadığını sordum. Zorlanarak bir araya getirdigi kelimelerle
-“Abla, bu çok fazla “ dedi. Bu dört kelime ile zaman durdu, kalbim durdu, vücudum durdu. Şükretmenin ve dürüstlüğün bu kadar samimi ifadesi karşısında acizliğimin ve hatta çaresiz güçsüzlüğümün utancı ile dikkatle baktım yüzüne. Gözlerinde parıldayan yaşama sevinci, kelimeleri zorlukla bırakıveren dudaklarında tevazu ile şekillenmiş bir onur vardı. O haliyle, yırtık ayakkabıları, morarmıs elleri, parıldayan gözleri ile dünyanın en yakışıklı çocugu, en müteşekkir kalbi karsımda duruyordu. Ne rengârenk reklam filimleri ne de kuşe kâğıda basılı moda dergilerinin plastik modelleri, hatta hayallerimizin kahraman prensleri dahi ondan daha güzel olamazdı. Karşımda belki de güzellişi dillere destan Yusuf peygamber duruyordu. Oysa ben Kenan ilinde degildim.
Hayatımın bütün telaşesi, günlük kaygıların sevdasız kara bulutları bu dünya güzeli insanın aynasında paramparça olmustu. “Eyvallah” deyip ayrılarak yürümeye koyuldum; şükransızlık içinde şikâyetlerle dolu hayatımın kalbine üç buçuk milyon lirayı en çok ihtiyacı oldugu halde ve zamanda çok fazla diye kabul etmek istemeyen çocuğun şükran ve samimiyet okları saplanmıştı. Basım önde, gözyaşlarım kaldırım taşlarına sağanak halde yağarken onun ayakkabıları gibi paramparça olan yüreğimde Sems-i Tebrizi gibi apaydınlık ve sımsıcak bir günes doğdu. Aşkın çölü yemyeşil bir vadiye çevirmesindeki mucize, perişan kıyafetler içinde dolaşan bir dost olup bedenini, halini, zorla yürüyen ayaklarını dünya güzeli bir insana dönüştürmüştü. Sevgilinin hoşgörü dolu yüzünün, ismini dahi bilmedigim bir çocugun aynasında yansıyıp bu fakirin yüreğinde baş köşeye oturması tesadüf değildi elbet. “Nar” degil miydi aşkın diğer adı ve şu ana kadar var olan bu varlığın “nâr”ı, yani ateşi, şimdi ateşlenmiş, yanmıştı. Sevgi varken, aşk doğarken, meşk yaşarken, şükürler sokak ortalarında kâğıttan mendillerden biçilmis beyaz tennurelerini giyip semaya dururken bu hayata dair güzel olan herhangi bir seyler yazacak kadar büyük bir densizlige ben dahi sahip değildim.
Nihayetinde seyahatnamedeki dervisin yoluna bu sefer Şems’in aydınlığını tüm haşmeti ve tevazusu ile yansıtan “Mendil Baba” çıkmıştı ve Nar’ın bereketi ile Ateş’in aydınlığı gönül sofrasında buluşmuştu. Bu sofrada ben, Neyzen Tevfik’in “mukaddes azabım” dedigi hayatının isli kahvelerinden birinde ona hizmet eden ve gece soğuk taşlık üzerinde bir köşede çömelmiş, Neyzen’in geçtiği taksimi dinlerken gözlerinden dökülen yaşların gaz lambası ışığında parıldadığı, bunu her düşündüğünde hâlâ ağladığını söyleyen Neyzen’in hizmetindeki o köylü çocuk gibi sessiz sakin, duyulmaz adımlarla hizmet etmeye çalıstım.
Sohbetin adı Nar kondu, kısmet oldu Nar’ını aşkta buldu, kararını segâhta kıldı. Her zaman ve belki her zamankinden daha da fazla, Nar sofrasındaki tüm noksanlar, kusurlar eksiklikler, eğrilikler, hizmeti ögrenmekte çok acemi olan bana aittir. Şayet duyduğunuz sohbetten kulagınızda hoş bir seda, gönlünüzde tatlı bir muhabbet kaldı ise bu sadece sofradaki inanılmaz güzellikteki dostların saz ve sözlerindeki derin kabiliyet ve dehalarına mal edilmelidir. Böyle bir masanın yanına yaklaşabilmek dahi benim için mutluluk ve onur kaynağı oldu.
Kalbim çarparak yaşadım bunları; ışıkları sonuna kadar karartılmış bir odada vecd halinde gözleri kapalı kattım gönül sesini Nar’a, kaygılı ve hüzünlü, coşkun ve kendini kaptırmış, kaç defa gözyaşları içinde tamamladım geceyi. Hayatıma katılan herkesin kalbini, gönlünü koyduğu ve bir formu dahi bulunmayan bencileyin garip ama samimi bir yaşam çıktı. Derli toplu bir hikâyeden ziyade gördüğümüz bir rüyayı anlatırcasına kopuk anların, görüntülerin yakalandığı ve her bir parçası ateş gibi üşümüş ruhlarımızı ısıtmaya çalışan, samimiyeti dışında hiçbir iddiası olmayan, seyahatine ve sayıklamasına devam eden aynı meczubun gönlündeki seslerin yansımalarıdır karşınızdaki insan.
Gönül gözüyle kotarılmış ve değer bulursanız gönül gözüyle katlanmanız duasıyla tamamlanmış, hatası kusurları bana ve var ise güzellikleri katılan muhteşem dostlara ait bir hayattır bizimkisi. Kusurları için affınıza, güzellikleri için gönül zenginliğinize sığınıyorum.
Umudum, hayata hasbelkader bıraktığım bu satırların samimiyetine inanmanızdır. Her ikisinin de tevazu sahibi bir insanın elinden çıkmış olduğu gibi bir yanılgıya düşmenize sebep olma düsüncesinden dahi kederlenen bir insanım. Özellikle son yıllarda hak ettigimizin çok ötesinde bir teveccühü, dostluğu, muhabbeti, yakınlığı bize gösteren ve “ailem” adını verdiğim dünya güzeli insanların karşısında mütevazi olmak bir yana, aslında tüm bu sevgiye layık olma çabasında ne kadar ağır aksak ilerlediğimi fark ediyorum. lfadesi mümkün olmayan bu sevginin kelimelerle anlatılması imkânsız. Nar deyince, Ateş’i anınca kâğıt tutuşup kül olmuyorsa, o zaman sevgimizi anlatmak için bizler gibi sözler de kifayetsizdir. Uzun yolculuklarımda çekingen adımlarla yaklaşan ve “Bilmiyorum, bunu hediye olarak kabul eder misiniz?!” diye uzattığı torbadan köy ekmegi ve bahçesinden topladıgı tazecik üzümler çıkan köylü hanıma sözle tesekkür etmek nasıl mümkün? Burda benim için herkes için dualar eden mucizeler dileyen bu muhteşem insanlar acaba en güzel duanın ve mucizenin kendileri olduğunu bilmiyorlar mı, yoksa gönlümüzü dağlamak için mi bu kadar sevgi dolusunuz?
Dostluklar vasıtası ile gönüllerimiz arasında kurulan manevi köprüyü daim etmek için “Yollarına nişan olsun, her daim sevgi yolunda kalbimiz bulunsun” dercesine o anda kendilerine ait sevginin ifadesi olabilecek ne varsa bunu cömertçe bize hediye eden insanların gözlerindeki sevgiyi görüp karşısında yerlere kadar egilmemek ne mümkün? Kulağındaki küpesini, yüreğindeki duasını, sırtındaki tişörtünü, kafasındaki şapkasını, çantasındaki kitabını, bileğindeki künyesini, boynundaki kolyesini çıkarıp içine titrek ellerle çogu zaman (yine) bir kâğıt mendile yazılmışs “Seni seviyorum” ya da “Hep böyle kal, aşk ile kal” notları konulup mahçup bir tebessüm ya da coşkun bir kucaklamanın sıcaklığı ve inanılmaz bir samimiyetin büyüsü ile bana uzatıldıgı anlarda aşk, hüzün, mutluluk ve sevginin karsılığını veremiyor ve belki de hiçbir zaman veremeyecek olmanın farkındalığgıyla en azından, isimleri ve hediyeleri buraya sığmayacak kadar çok olan “âşıklar ordusu” na karsi tevazuyu borç biliyorum.
Tüm bu duyguları o anın içerisinde yaşarken gözlerinin içine baktığımda acaba bana yazdıkları bu kelimelerin aslında kendilerine söyledikleri, gönüllerine yazdıkları sözler olduklarını bilmiyor muydu bu güzel insanlar? Kendimizi sevdiğimizi ve hep aşkla kalmak istediğimizi bize unutturmak isteyen bu hayat hırsızı plastik yaşamların karşısında bundan daha dimdik ve heyecanla durabilir miydik? Hüznümün kaynağı son yıllardaki seyahatlerimde farkettiğim tek bir sebebe baglıydı. Dünyanın neresinde olursam olayım, kendi ülkemin hangi köşsesinde bulunursam bulunayım ve karşımda duran insanların saç rengi, cinsiyeti, eğitimi ya da eğitimsizliği, parası ya da parasızlığı, yaşı, inançları, dünya görüşsleri, günlük telaşeleri ve yaşsam mücadeleleri ne olursa olsun, hepsinde ortak bir özlem vardı: aşka duydukları, nihayetinde bir sekilde sevmeye ve gerçekten sevilmeye duydukları özlem, bunun dışındaki her sey hikâyeden ibaretti ve ben en beklenmedik harekette, en haz edilmeyecek sandığınız kişinin gözlerindeki bakışta, samimi ve cömertçe sunduğunuzda sevgi ve hoşgörünün nasıl karşılık bulduğunu tekrar ve tekrar gördüm. Her birinizin ismini, güzelliğini, hatırasını, hediyesini buraya sığdıramıyor olmamın tek bir tesellisi var benim için. Aslında siz ayrı değilsiniz, farklı renklerde kokularda, boylarda yanan mumlar gibisiniz; görüntüleriniz farklı olsa da hepiniz aynı Nar’ın, aynı ateşin yaktıgı mumlarsınız. Özünüz sevginin nurundan, güzelliğiniz aydınlattığınız gönlünüzün yüzünüze vurmasından geliyor, siz Tek’siniz ve ben sizin gerçek isminizi biliyorum, siz tüm kâinatın varolmasının sebebi olan Aşk’sınız. Ve her an yeniden ve yeniden inanıyorum ki sevgi ve Aşk’tan özge hiçbir nesne yok. Tüm müziklerimizi, seslerimizi, dualarımızı tıpkı benim gibi olan karanlık yollarda mutsuzluk ve korku içinde ağlayan bir sokak çocuğunun tek bir tebessümüne severek değişmeyi zaten boş verdik; sevgisizlikten üşümüş kimsesiz bir kalbin üzerine bir an için Nâr-ı Aşk’ı tutup onu ısıtabiliyorsak eğer, tüm bu yaşam mücadelesinin içinde sevgiye dokunabilme şansını bize tanıdığı için hayata ve onun arkasındaki muhteşem güzellikteki Sevgilinin cömertliği karşısında acizane aşka boyun eğiyoruz. Sözler hayatın içinde harekete geçiremiyorsa tembel bedenlerimizi, kıpırdatmaya yaramıyorsa biçare ruhumuzu, inandıklarımız karınca adımı boyunca dahi olsun güzelliğe ve aşka giden yola dogru yaklaştıramıyorsa adımlarımızı, o zaman tıpkı hayat gibi anlamsız ve güçsüzüz demektir. Bu okuduğunuzun samimiyetine inanıyorsanız, hepsinden önemlisi kalbinizde, aklınızda, hayatınızda bir karşılığı varsa burda yazılanların, o zaman bitmek üzere olan bu satırların ardından bırakın ruhunuz ve kalbiniz dans etsin, aşka, sevgiye, hoşgörüye dair, sonucunu hiç umursamaksızın, bir şeyler yapın, ihmal etmeden hemen yapın; küs olduğunuz biriyle barışın, sevdiğinizi söylemeyi ihmal ettiğiniz birine bir sevgi mektubu yazın, aramadığınız dostu sadece on saniye için bile olsa arayıp, “Hâlâ ruhumda kalbimdesin, unutulduğunu sanma” deyip kapatın telefonu, bakkalınıza daha bir içten “Hayırlı işler” deyin, yaşlı birisinin torbasını taşımasına yardım edin, bir binanın kapısını tıpkı bir kapıcı gibi bir süre tutun insanlar rahatça gelip geçsin, teşekkür edenlere gülümseyin, sizi deli sananlara ya da garip garip bakanlara kahkahalarla gülün. Aşk baharda bizi selamlayan leylaklar gibi ferahlatsın kalbinizi , bırakın egonuz benliğiniz gün gelsin de gülistan olsun.
Sevdiğiniz bir arkadaşınıza daha bir kocaman sarılın, kulağını ısırın, sırtına çıkın, kışın çorap yazın kâğıt mendil alın, mendil aldığınız çocuğa dikkatle bakın. Bulun kendinizce bir şeyler, kendinizi, sevdiklerinizi ve hatta tanımadıklarınızı dahi şaşırtın. Hayatlarımız kelebek kanadı hafifliğinde, aşkımız renginde olsun, kelebeklerden kısa hayatınızda kendinizi fazla ciddiye almayın, ışık hızından dahi çabuk ölüm kapımıza geldiginde davullar, zurnalar, ziller, halaylar, kanatlı buraklar ile mutluluk ve dostluğun, aşkın ve sevginin özüne yapacağımız yolda hedefe bir adım daha yaklaştığımızda Rumi’nin, güneş gibi parıldayan Şems’in torunlarına, çocuklarına yakışırcasına, alaya katılın, güle oynaya, döne dolaşa semaya tutulun, Aşk olun, geri kalan her şey yok olsun.. Son sözümüz “Ah minel aşk” olsun.
Açabildiğiniz kadar açın kalbinizin sesini... Nâr-ı Aşk’ı yani Gülistan’ı çalın yüreğinizde, deliler gibi dans edin, hoplayıp zıplayın, gülümseyin, aynı anda hiç tanımadığınız bir dostun sizinle aynı şeyi yaptığını ve gülümsediğini fark edin, bir hoş olun, kalbinizde aşk filizlenmeye başlasın, şimdi kimi arayacağınızı düşünün, ve ne güzellik yapacağınızı...
Ah minel aşk!
bencileyin...