"UTANIYORUM anlatmasıda, anlamasıda zor bir durum secdeye varırken bile utanırmı insan kendinden dolarmı gözleri kalırmı çaresizlik içinde.... "
Diyor Fadime ODUNCU kardeşim...
FADİMECİK! RABBİM MAKSADINI AŞAN SÖZ SÖYLEMEKTEN ALIKOYSUN BENİ...
FARKINDAMISIN BİLMEM??..
BANA KALIRSA, SEN ARINMAYA,TEMİZLENMEYE BAŞLAMIŞSIN BİLE SANA UTANÇ VEREN O GÜNAH KİRLERİNDEN...
Günahının ölçüsünü bilemeyiz...
Senin beyanın üzredir söylediklerimiz...
Günahlarından ne kadar çok utanıyorsan, o kadar büyük günahkar olduğun anlamına gelmez hiç kuşkusuz...
nice büyük günahlara imza atıp da, bundan zerre utanç duymayanlarıda biliyoruz ya...
ve iğne ucu kadar günahı bile kalbine leke sayıp, nedametle secdeye kapanan, gözyaşlarına boğulanları da ...
Rabbimizle arandaki mevzudur hiç şüphesiz...
belki de sana bunları yazarken kimbilir hangi günahların utancıyla sarsılmalıyız bizlerde...
En doğrusunu Rabbim bilir...
Ancak, Rabbimizden başka bize yetişecek kimdir ki boynu bükük çaresizliklerimizde,
Dünya üzerine atılmış bu garip, bu kimsesiz, bu çilekeşliğimizde...
O bizi kendisine kul yapmadı mı??..
O bizi bu dünya üzerindeki serüvenlerimizle başbaşa bırakmadı mı??
Ama hep koruyan, kollayan, gözeten, rollerimizi dağıtan ve bu rollerimizi oynadığımız oyunlarda, bu dünya sahnsinde, bu oyunları asıl yöneten de O değilmidir??
O rolleri oynarken biz,
O bizleri hep görür, işitir, bilir,,
halimiz hep aşıkardır ya,, ol Padişaha...
O bizi sever, herkeslerden çok,,
O bizi en iyi anlar ve tanır, herkeslerden çok,,
O bize adaletle,o bize merhametle davranır, herkeslerden daha çok,,
O bizim acizliğimizi, yetersizliklerimizi, yenik düşmelerimizi,
sonra yeniden yerimizden kalkmalarımızı,
O bizim boynu bükük hallerimizi,düşe kalka yolalışlarımızı,nefsimizin bize ettiklerini, şeytanın bize hilelerini hep en iyi bilendir çok şükür ve hiç kuşkusuz...
Dahası; insan denilen mahlûkun kimyasına muktedirdir olandır "O",
"O" bizi halk etmedi mi??
Sonra da Ruhumuza bir nefes üflemedi mi??
Sığınılacak kim var ki ONDAN başka,
*Bir ALLAH ilk evvela...
*bir de sonra, ana kucağı...
***
Rabbim seni hep korusun, kollasın, sarıp sarmalasın, boynu büküklüğüne, bu çaresizliğine, gözyaşlarına şefkatiyle karşılık versin inşallah...
Gözyaşlarınla ona yönelişin,
daimi olsun,
Yolu bulduktan sonra, izi kaybedilenlerden olmayalım inşallah...
İzimiz yol boyu sürsün...
Yarıyolda başka adreslere sapmayalım inşallah...
Yolun sonuna gelince menzile varanlardan olalım inşallah...
***
Kardeşim, senin için aşağıdaki şu yazıyı kopyaladım...
ALINTIDIR...
"Hz. Hamza R.A... Rahmet Peygamberi A.S. Efendimiz’in amcası. Vahşi b. Harb tarafından bu savaşta karnı yarıldı, ciğeri çıkarıldı, burnu ve kulakları lime lime edildi, bir intikam uğruna ve en vahşi şekilde...
Savaş bittiğinde Peygamber A.S. Efendimiz, sadece imanından dolayı bu vahşetin uygulandığı mübarek naaşın başına geldi. Arkadaşları bir hırka ile üzerini örtmeye çalışıyorlardı. Ama başını örtseler ayağı açılıyor, ayağını kapatsalar başına yetmiyor. “Ey Allah’ın Rasulü!.. Geniş bir kefen bulamadık ki onu kefenleyelim!” diyorlardı. O gün ablası Safiyye hıçkıra hıçkıra nasıl ağlamıştı! Hele gül neslin anası Hz. Fatıma... Ve ardından Kainatın Biriciği Efendimiz A.S. tutamamıştı gözyaşlarını...
O zaman Cebrail A.S. Mahzun Nebi’ye gelip şöyle demişti:
“Hamza, göktekiler yanında Allah ve Rasulü’nün aslanıdır, diye yazıldı.”
Vahşi, Uhud günü kölelikten kurtulmuştu. Aradan yıllar geçmiş, ama hâlâ esir yaşıyordu. Zira Mekke fethedildiği gün Taif’e, Kainatın Efendisi Taif’e gidince de önce Şam’a ardından Yemen’e kaçmıştı. Adeta yeryüzü ona dar geliyordu.
Ancak Vahşi b. Harb’ın bu hali Alemlerin Rabbi’ne elbette gizli değildi. İhtimal, Vahşi’nin gönlünde bir yöneliş vardı. Nefsi kabul etmese de gözleriyle gördüklerine iman etmeli, gönlüne Son Peygamber’in sevgisini artık koymalıydı. Ama ne yapmalı, nasıl bir yol bulmalıydı, gönüller sevgilisi Muhammed A.S.’a ulaşmak için...
İlâhî irade sebepler yaratmaya başladı. Bir dostu ona: “Bu kaçış niye? Muhammed kendisine iman edenleri asla öldürmüyor” dedi.
Belki de bu söz tevbe kapısını aralamıştı. Gönüldeki iman ateşinin yanması gibi bir şeydi bu. Şimdi o Rahmet Peygamberi’ne sevgi ile bakma zamanıydı.
İstisnasız her yaratılmışa Allah vergisi rahmet nazarı ile bakan Sevgili Peygamberimiz, amcası Ebu Talib’in imana gelmesinde ne kadar hassas davrandı ise, ciğerparesi diğer amcası Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşi b. Harb’in Allah’a ve Rasulü’ne iman etmesinde bir o kadar ısrarlı idi. Yeter ki bir kul Allah Tealâ’nın huzurunda boynunu büksün...
Ve... Rasulullah A.S. Efendimiz, Hz. Hamza R.A.’ı şehit eden Vahşi b. Harb’in O’nu ağlatan vahşetine rağmen bir mektup yazdı. İman ettiği takdirde, Allahu Tealâ’nın kendisini affedeceğini bildirdi. Mektupta şu ayeti kerime yer alıyordu:
“Onlar ki, Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan günahının cezasını bulur. Kıyamet günü azabı kat kat olur. Ve orada alçaltılmış olarak temelli kalır.” (Furkan/68)
Vahşi b. Harb mektubu alınca, şu ifadeleri içeren bir mektup yazdı:
“Sen beni müslüman olmaya davet ediyorsun. Ama ben, bu ayette geçen bütün günahları işledim. Küfür içinde yaşadım. Zina ettim. Bir de senin gözünün nuru amcanı öldürdüm. Benim gibi birisi affedilir mi ki, ben de müslüman olayım?..”
Günahın ne kadar büyük olduğunu anlayabilmek, tevbenin ilk merhalesiydi. Rasulullah A.S. Efendimiz gönderdiği ikinci mektupta, onun bu haline:
“Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, büyük bir günah ile iftira etmiş olur. (Nisa/43) ayeti ile cevap verdi. Bu yaklaşım, Gönüller Sultanı’na giden yolu iyice aralamıştı."
***
Hz. Mevlâna: “Her ne olursan ol, yine de gel! İster Mecusi, ister Putperest... Tevbeni bin kere bozmuş olsan da yine gel! Burası ümitsizlik kapısı değil...” derken, Şems-i Tebrizî Hazretleri’nde böylesi nice güzelliklere ulaşmıştı demek abartı olmasa gerek. İşte bu gönül eri Mesnevi’de şöyle diyor:
“Bir kandil, mumdan alıp da yandı mı, onu gören mumu görmüş olur. Bu parlaklık yüz kandile de nakledilse, sonuncusunun aydınlığını görmek, en evvelinin nurunu görmek gibidir.
İstersen aradığın hidayet nurunu sonuncu kandilden, dilersen bizzat can ışığından al! Aralarında fark yoktur. İstersen o hidayet nurunu sonraki kandillerde, yani hayatta olan mürşidlerde; istersen gelmiş-geçmiş velilerin ruhlarında gör. Bir nefes gelir, seni görür gider. Ve bu nefes her kimi dilerse ona da hayat verir.”
Neden olmasın?!.
Bir bahar mevsiminde güller arasında dolaşanlar gibi... Bahar kokulu çiçeklerden bir nefes alanlar gibi...
Ahmet YATAĞAN
***