Öteden beri, ‘rahmet’ denince yağmur; ‘yağmur’ denince de rahmet akla gelir. O, bazen bir okyanusun ortasına iner sağanak sağanak, bazen bir dağ başına iner sessiz ve ağlayarak, bazen de çölllere düşer çoraklaşmış toprakları ürperterek.
Sinesindeki rahmeti hangi çöl ortasından aldığını ve bu mukaddes yük uğruna hangi semada kaldığını kim bilir? Kim bilir kaç derece ateşte pişti sinesi de, doldurdu azığını alelacele? Öyle ya bekleyenleri var. Meleklerin refakatinde inmesini gözleyenleri var. Düşünmesini bilenlere bu yollar, hikmet nakışlı bir kanaviçe...
Yağmurun insandaki izdüşümü gözyaşından başka nedir? Ağlayarak rahmet kapısı çalınır, ağlayarak elin yetişmediği istenir. Ağlayarak acziyet aşılır. Ağlayarak Yusuflar çağrılır. Ağlayarak kanlı gömlek koklanır. Ağlayarak af kapısı aralanır.
Yağmurun zâhirî sebeplerinden biri güneş olduğu gibi, ağlamanın da güneşi yanık kalbdir. Kalbi yanmayanların, yağmuru yağmayacak demektir. Ağlamayanlar ise, anlaşılamayacaktır. Kalb yanarsa, gözler kayıtsız kalmayacak ve kahkaha mekân bulamayacaktır. Dertliler, gittikleri yerlere sinelerindekileri taşıyacak ve oralarda gözyaşlarıyla yeni doğuşlara vesile olacaklardır. Kalb yangınının adı bazen azim, gayret, himmet; bazen de ızdırap, çile ve derttir. Hâl, kalbin durumuna doğrudan bir işarettir, onu olduğu gibi ele verir....
Rahmet yağmuru, yağmur rahmeti hatırlatır. Bunun insandaki iz düşümü ise, dertli sineler gözü yaşlı yiğitlerdir. Sinesi yanık olanların yağmurları elbette yağacaktır. Ama bilinmez ki hangi vadiye veya okyanusun sinesine.